KUR’ÂN-I KERİM’İN ÇEVİRİLERİNDE
DİKKATE ALINMAYAN ÖNEMLİ BİR ÜSLUP
ÖZELLİĞİ ÜZERİNE*
SALİH AKDEMİR
PROF.DR., ANKARA Ü. İLAHİYAT FAKÜLTESİ
akdemir@divinity.ankara.edu.tr |
I.
Çeviri kuramı konusunda
Batı’daki yeni gelişmeler;
II.
Değerlendirme;
III.
Kur’an-ı Kerim çevirileri
konusunda Batı’da ve Türkiye’deki gelişmeler;
IV.
Değerlendirilme;
V.
Kur’an-ı Kerim’in çevirilerinde
dikkate alınmayan önemli bir uslub özelliği;
VI.
Sonuç
I. ÇEVİRİ KURAMI KONUSUNDA BATIDAKİ YENİ GELİŞMELER
Son zamanlarda,
Batı’da çeviri kuramı konusunda çok değerli bilimsel araştırmaların
giderek yoğunlaştığına tanık olmaktayı[1].
Bu son derece sevindirici bir husustur; ancak daha da önemli olanı,
yapılan bu araştırmaların 60 ila 70’li yıllarda egemen olan geleneksel
çeviri
kuramların terk edilmesine yol açmasıdır. Bilindiği gibi bu dönemlerde,
çeviri alanındaki araştırmalarda Ayrımsal Dilbilim (Kontrastive
Linguistik-Constrastive linguistics[2])
çok önemli bir rol oynamaktaydı ve bu durumun doğal bir sonucu olarak da
ceviri ile ilgili çalışmalar, dilbilim’in pek dışına çıkamıyordu. Bu
döneme kadar yapılan çeviri araştırmalarına egemen olan unsur geleneksel
eşdeğerlilik kavramıydı. Güttinger, bu eşdeğerlilik
kavramını şöyle tanımlamaktaydı: “Özgün metnin, kendi dilinin okurunda
uyandırdığı etkinin, çeviri metnin de çeviri dili okurunda
uyandırabilmesidir.[3]”
Bu tanımın çok uç bir tanım olduğu meydandadır; çünkü böyle bir
eşdeğerlilik tanımı, A. Göktürk’ün de haklı olarak belirttiği üzere,
“yazın metinlerinin çeviri sürecinde her zaman uygulamaz. Bu durumun
nedenleri de:
1.
Bir yazın metninin, kendi özgün dilindeki,
ses, sözcük, sözdizimi, bütün yapı gibi öğelerin birbirine örüşük
işlevlerinden doğma etkisinin, çok karmaşık olabileceği;
2.
Karmaşık, çoğul anlamlı nitelikteki özgün
metinlerin, kendi dillerinin değişik okurları üzerinde bile aynı etkiyi
uyandıramayacağıdır.
Bu nedenlerden dolayı, aynı
etkiyi uyandırmak yada “benzer etki sağlamak”[4]
gibi amaçlar, yazın metinlerinin çevirisinde her zaman işe yarayacak
eşdeğerlilik ilkeleri olamazlar[5].
Bu yüzden Kutsal Kitap çevirilerinde önemli isimlerden biri olan Eugen A.
Nida, yazın metinleri konusunda eşdeğerlik kavramı yerine “devingen
eşdeğerlilik-dynamic equivalence” önerir[6].
Ona göre: “Değişik öğrenim düzeyleri, değişik meslekler, ilgiler,
insanların bir iletiyi anlayabilme yetisini önemli ölçüde etkiler.
Dolaysıyla, bir metnin üniversite öğrencileri, ilkokul bitirmişler, yeni
okumaya başlamış yetişkinler, yabancı dilde okuyan okul çocukları, geri
zekalılar gibi değişik okur toplulukları için bir birinden apayrı
nitelikte çevirilerinin yapılması gerekebilir. Son yıllarda Kutsal Kitap
dernekleri, böyle değişik alıcı türleri için, Kutsal Kitap’ın değişik
çevirilerini yapmaktadırlar[7].
Yine Nida’ya göre, “Devingen eşdeğerlilikle yapılan çeviri, anlatımda
bütün bir doğallığı amaçlar, alıcıya kendi kültürü bağlamına uygun
davranış kipleriyle seslenmeyi dener; alıcının, iletiyi kavrayabilmek için
kaynak dil kültürünün örgüsünü bilmesi gerektiği görüşünde diretmez.[8]”
Açıkça görülmektedir ki,
Nida, alıcının durumunu dikkate almaktadır. Bu durumum, birazdan
göreceğimiz üzere, İşlevselci Teorinin harekete noktasını oluşturacaktır.
Eşdeğerlik teorisine, geleneksel görüş taraftarlarınca getirilen
esneklikler ne olursa olsun, şu ana ilke asla değişmeyecektir: Kaynak
metne sadakat…
Geleneksel yaklaşımın uzun
süre egemen olması, Çeviribilimin, Dilbilimden özgün bir bilim dalı
olmasını engellemiştir. Ancak bu durumun, Wills’in, 1977 yılında
yayınlamış olduğu “Übersetzungwissenschaft. Probleme and Methoden,
Stuttgart: Klett.[9]”
başlıklı araştırmayla değiştiğine tanık oluyoruz. Eserin başlığında da
görüleceği üzere, bundan böyle çeviri araştırmaları, Dilbilimden bağımsız
olarak Çeviribilim içinde incelenecektir. Wills, bu araştırmasında,
geleneksel ayrımsalcı yaklaşımların çeviri konusunda yetersiz
kaldıklarını ortaya koymuştur[10].
Wills’in bu araştırması, işlevselci yaklaşımların ortaya çıkmasına zemin
hazırlamıştır. Aslında bu yeni yönde küçük ama önemli ilk adım Katharina
Reiss’in 1971 yılında yayınlanmış olan “Möglichkeiten und Grenzen der
Übersetzungskritik” başlıklı araştırmasında atılmış bulunuyordu. Her
ne kadar Reiss, bu araştırmasında, geleneksel yaklaşıma uygun olarak,
kaynak metnin asli görevinin korunması gerektiğini savunmaya devam etmişse
de ayrımsalcı yaklaşımını söz dizimi ve sentaksla ilgili üniteler
üzerinden çok “metin türleri” üzerinde temellendirmiştir[11].
Bu konuda nihai adımın Hans Vermeer tarafından atıldığını görüyoruz. Hans
Vermeer, 1978 yılında yayınlanmış olan “Ein Rahmen für eine allgemeine
Translationsthorie” başlıklı makalesinde, bundan böyle çeviri
araştırmalarında “Fonksiyonalızm-İşlevselcicilik” olarak bilinecek
yeni bir yaklaşımın temellerini atmıştır. Bundan böyle çevirilerin,
eylemler (Handlungen) olarak görülmesi gerektiğini vurgulayan Vermeer,
çeviri olayını sosyo-linguistik pragmatikler bağlamına oturtmuş
bulunmaktadır. Ona göre, metinler, belli alıcılar için ve belli amaçlarla
üretilmiş olan metinlerdir. Bu genel ilke, elbetteki çeviri metinleri için
de geçerlidir. Vermeer’in bu yeni yaklaşımda iki anahtar kavram ön plana
çıkmaktadır: Informationsangebot ve Skopos. “Sunulan bilgi”
anlamına gelen ilk kavrama göre, kaynak metin artık “Kutsal asıl”
görülmemektedir. Amaç anlamına gelen ikinci kavram gereği, çevirinin amacı
(scopos) bundan böyle kaynak metinden çıkarılmayacaktır; çünkü amaç
erek dil okurlarının beklentilerine ve gereksinmelerine dayanmaktadır. Bu
durumda, çeviren, başarılı bir çeviri yapmak istiyorsa, erek dil
okurlarının özel durumlarını bilmek durumundadır. Vermeer’in görüşleri “Scopos
Teorisi” olarak anılmaktadır. Vermeer, bu görüşlerini daha sonraları
1984 yılında Katherina Reis ile birlikte yayınladıkları “Ein Rahmen für
eine allgemeine Translationthorie” adlı eserde ayrıntılı bir
biçimde sunma imkanı bulmuştur. “Bu görüşler, bu gün özellikle,
“fonksiyonalizm” başlığı altında, Mary Snell-Hornby[12],
Hans G. Hönig, Paul Kussmaul Christian Nord gibi bir çok araştırmacı
tarafından savunulmaktadır. Skopos kuramı yada fonksiyonalizm,
çevirmene bir yandan daha fazla özgürlük tanımakta, diğer yandan da
sorumluluğunu arttırmaktadır. Çevirmen, bundan böyle kendini Ayrımsalcı
yaklaşım taraftarlarınca geliştirilmiş olan kurallara uymak zorunda
hissetmemektedir. Bu bağlamda, geleneksel yaklaşımın dayanak
noktası olan ve kaynak metne adeta kutsallık isnad eden “eşdeğerlik”
kavramı[13],
işlevselci yaklaşımı benimseyen araştırmacılar açısından anlamını yitirmiş
bulunmaktadır; çünkü, bu gün artık çeviri olayının, salt olarak Dilbilimin
kurallarının uygulanmasının da çok ötesinde bir vakıa olduğu kesinlik
kazanmış bulunmaktadır. Şu halde çevirmen, yapacağı çeviri eyleminde,
sadece Dilbilimin kurallarını uygulamakla yetinmeyecektir; o, başarılı bir
çeviri yapıtı ortaya koyabilmek için, diğer alanlara da, örneğin,
Psiko-linguistik, sosyo-linguistik, iletişim, beyin psikolojisi gibi
alanlara da yönelmek durumunda kalacaktır[14].
Günümüzde işlevselci
yaklaşımı en iyi savunanlardan biri, kuşkusuz, Hans G. Hönig’dir. Hönig,
1998, yılında İngilizce olarak yayınlanan “Positions, Power, and
Practise: Functionalist Approaches and Translation Quality Assessment”
başlıklı araştırmasında, işlevselci yaklaşımı çok net bir biçimde sunmuş
ve bu yaklaşıma yöneltilen eleştirileri yanıtlamıştır. Hönig, geleneksel
yaklaşım ile işlevselci yaklaşım arasındaki farklılıkları çarpıcı bir
tablo[15]
halinde sunmaktadır:
|
FUNCTIONALIST
NON-FUNCTIONALIST |
|
Translator
Is
loyal to his client
Faithful to the author
Must
be visible
Should be invisible
Translation processes
should
be
Target text oriented
Source text oriented
Aim of tranlation is
Communicative
Linguistic equivalence
acceptability
Translation tools taken
from
Psycho-sociolinguistics
Constrastive linguistics
text
linguistics
lexical semantics
(supporting decisions)
(applying rules)
Analogy
Building bridges
Crossing rivers |
Söz konusu tabloyu aşağıdaki
şekilde çevirebiliriz:
|
İŞLEVSELCİ
İŞLEVSELCİ OLMAYAN |
|
Çevirmen
Müşterisine sadıktır
Yazara sadıktır
Görünür olmalıdır
Görünmemelidir
Çeviri süreci
olmalıdır
Erek
metne yönelik
Kaynak metne yönelik
Çevirinin amacı
Kabul edilebilir iletişim
Linguistik eşdeğerlilik
Çeviride kullanılan
araçlar
Psiko-sosyolinguistik
Ayrımsal linguistik
Metin linguistiği
leksikal
semantik
(çevirmenin karar verme
(çevirmenin kuralları yeteneğini destekleme)
uygulamakla yetinmesi)
Benzetme
(Irmaklardan
geçmeyi
(Irmaklar içinden geçirme)
sağlamak üzere köprüler kurma)
|
Yukarıdaki tablodan açıkça
görülmektedir ki, işlevselci yaklaşım, çeviri sürecinde, kaynak metinden
çok çevirmene ve çeviri metnine ağırlık vermektedir. Bu yüzden, işlevselci
yaklaşım, kaynak metni tahrif edebileceği gerekçesiyle ağır eleştirilere
maruz kalmıştır. Aslında bu gerekçe doğru değildir; çünkü işlevselci
yaklaşımı savunan yazarlardan hiçbiri, yanlış çeviriyi onaylamamaktadır;
aksine doğru çeviriyi bulabilmesi için çevirmene ağır sorumluluklar
yüklemektedir. Diğer taraftan gelenekselci yaklaşımın değişik şekillerde
sunduğu “eşdeğerlilik” kavramının bir hayal olduğunu bu gün bir çok
araştırmacı bilimsel bir biçimde gözler önüne sermiştir.[16]
İşlevselci yaklaşıma son derece kapsamlı bir eleştiri de E.A. Gutt
tarafından yöneltilmiştir. Ona göre, çeviri alanında, genel bir çeviri
kuramına hiçbir şekilde gerek bulunmamaktadır; çünkü Sperber ve Wilson[17]
tarafından geliştirilmiş olan "relevance theory-uygunluk” kuramı
çeviri konusundaki tüm sorunları çözebilecek niteliktedir[18].
|
II.
DEĞERLENDİRME
Özellikle Dilbilim alanında
yetmişlerden sonra yapılan araştırmalar, çeviri konusundaki yaklaşımları
temelden değiştirecek niteliktedir. Amaç, kaynak metni erek dile
işlevsel olarak, yani, okurun anlamasını sağlayacak şekilde
çevirmektir. Bu görevin, ne denli güç bir görev olduğu meydandadır. Hemen
belirtmek gerekir ki, bu çok az uzmanın yeterli bir biçimde
gerçekleştireceği bir görevdir: Öncelikle, kaynak metni anlamak, sonra da
bu metni, okurun anlayabileceği şekilde erek dile aktarmak. İşte bu
bağlamda, çevirmene çeviri sürecinde özgürlük tanıdığı ölçüde sorumluluk
da yükleyen işlevselci yaklaşımın önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Yine bu
bağlamda, genel olarak Dilbilime ve özel olarak da işlevselci yaklaşıma
yöneltilmesi gereken en önemli eleştiri, her ikisinin de çeviri sürecinde
felsefi-eleştirel hermenötiğe gereğince yer vermemeleridir. Başta
dilbilimciler olmak üzere bir çok düşünür, çeviri olayının genel olarak
kaynak dili bir anlama olayı olmaktan çok bir yorumsama olayı olduğunu
vurgulamışlardır[19].
Yorumsamayı, anlama
konusunda, ilk kez bir yöntem olarak tartışmaya sokan Schleiermacher ile
onu insan bilimlerinin bir yöntemi olarak vazetmeye çalışan Dilthey’den bu
yana hermenötik alanda devrim sayılabilecek gelişmeler yaşanmıştır.
Özellikle Heidegger’in, Husserl tarafından ilk geliştirilen
Fenomenoloji’ye yorumsama aşılamak suretiyle onu ontolojik yorumsamaya
dönüştürmesi bu yirminci yüz yılın en büyük devrimini oluşturmuştur.
Gerçekten de “Heidegger’in tüm geleneksel metafiziklerin ötesine geçen bu
yeni bakış açısı sayesindedir ki, anlama, aynı zamanda ontolojik bir
nitelik kazanmıştır. Anlama, daha önceki felsefelerde olduğu gibi yaşam
operasyonlarının karşıtında yer alan ve ondan sonra gelen zihinsel bir
operasyon değil, doğrudan doğruya insan yaşamının kendisinin ilksel bir
varoluş biçimidir.”[20]
Felsefi yorumsama, Heidegger’den bu yana önemli kazanımlar elde etmiştir.
Bu bağlamda, Gadamer, Apel, Habermas, Ricoeur, Foucault, ve Derrida gibi
değerli düşünürlerin katkıları gündeme getirilebilir[21].
Son zamanlarda, Batı’daki
farklı Kiliseler de, çağdaş yaşamın gerisinde kalmamak ve Kutsal Kitap’ı
çağın gereksinmeleri doğrultusunda yorumlayabilmek için hermenötik
faaliyetlerine ağırlık vermiş bulunmaktadırlar. Bu bağlamda Peter
Stuhlmacher[22],
Duncan Ferguson[23],
Robert Morgan ve John Barton[24]
gibi araştırmacıların adlarını burada zikredebiliriz. Ancak, Dublin
üniversitesinde Kutsal Kitap ve Teolojik Araştırmalar bölümü başkanı olan
Werner Jeanrond, bu araştırmacıları araştırmalarda felsefi
hermenötiği, gerçeğe ulaşma konusunda bilimsel bir yöntem olarak kullanmak
yerine Kutsal Kitab’ı görüşleri doğrultusunda yorumlamak için bir araç
olarak kullanmalarından dolayı eleştirmektedir. Bu yazarlardan, örneğin
Peter Stuhlmacher, araştırmasında, Kutsal Kitapla uyum halinde (Einverständnis)
bir hermenötik geliştirmeye gayret ettiğini ifade etmektedir; çünkü, ona
göre, Kutsal Kitab’ın, hakikat konusunda öncülüğü (Wahrheitsvorsprung)
vardır ve Kutsal Kitap yorumcusu buna uymak durumundadır. Anlama konusunda
geleneğe başvurmaya davet eden Gadamer’in çağrısına da büyük coşkuyla
katılmaktadır[25].
Werner Jeanrond’in
eleştirilerine tamamen katılıyoruz. Eleştirel-Felsefi Hermenötik, anlama
ve gerçeğe ulaşma konusunda bilimsel bir yöntem olarak kullanılmalıdır.
deolojik yaklaşımların, sorunların çözümünde hiçbir yarar sağlamadığı
açıktır. Şu halde Eleştirel-Felsefi hermenötik, günümüzün sorunlarının
çözülmesinde en önemli bir yöntem olarak karşımızda bulunmaktadır. Anlamlı
bir gelecek için bu gerçeğin asla göz ardı edilmemesi gerekir.
III.
KUR’AN-I KERİM’İN ÇEVİRLERİ KONUSUNDA BATI’DAKI VE TÜRKİYE’DEKİ GELİŞMELER
a. Batı’da:
Ortaçağdan bu yana Batı’da
çeşitli dillerde bir çok Kur’an çevirisi yapılmıştır. Ancak, bu gün bile
arzu edilen çeviriyi ulaşılabildiğini söylemek çok güçtür; bu çevirilerden
özellikle İngiliz dilinde olanlarından bir çoğu kullanmış olduğu dil
bakımından gereksinmelere yanıt vermekten uzak bulunmaktadır. Diğer
taraftan bu çalışmalar, çeviri kuramı açısından değerlendirildiklerinde,
Dilbilim ve Hermenötik konularındaki gelişmeleri genelde dikkate
almadıkları görülmektedir. Bu durum, biraz göreceğimiz üzere, özellikle,
Türkçe Kur’an çevirileri için evleviyetle geçerlidir. Çeviri kuramı
açısından değerlendirildiklerinde genel de Batı’daki çeviriler iki ana
başlıkta ele almak mümkündür:
1.
Kaynak dile bağımlı olan lafzi çeviriler;
2.
Erek dile önem veren çeviriler.
İlk başlıktaki çevirilerin
çoğunlukta olduğunu belirmeğe gerek yoktur. Bu çevirilerin, kaynak dile
sadık olmalarından dolayı akıcı olmadıkları belirtilmektedir. Özellikle
İngilizce çeviriler söz konusu olduğunda, eski yada yeni dili kullanmak,
akıcılık ve anlaşılırlık sorununu daha ciddi bir biçimde gündeme
getirmektedir. Hussein Abdul-Raof, Kur’an’ın çeviri sorununu, çeviri
kuramı doğrultusunda incelediği “Qur’an Translatıon: Discourse, texture
and Exegesis” ile ilgili eserinde İngilizce Kur’an çevirileri ile
ilgili şu çarpıcı tespitleri yapmaktadır: “Temelde iki çeşit Kur’an
çevirisi vardır; bunlardan ilki, Bell (1937)’in, Pickthall (1969)’ın,
Arberry (1980)’nin, Asad (1980)’ın ve Ali (1983)’in çevirilerinde olduğu
gibi arkaik dili ve belli bir ölçüde lafzi söz düzenini benimseyen
semantik nitelikli çeviridir. Bu lafzi çeviriler,” kaynak dilin erek dile
egemen olmasına olanak veren bir yaklaşım benimsemişlerdir.[26]”
İkincisi, Akbar (1978)’ın, Irving (1985)’in ve Turner (1997)’in
çevirilerinde olduğu gibi iletişim ağırlıklı bir çeviri gerçekleştiren ve
bu çeviriyi de çağdaş akışkan İngilizce ile sunan çeviridir.[27]”
İkinci gurupta yer alan
çevirmenler, yaptıkları çevirilere yazmış oldukları girişlerde,
kendilerinden önce yapılmış olan hemen bütün çevirilerin, -kaynak metne
sadık kalmalarından dolayı lafzi kalmaya mahkum olmaları ve bu da
yetmiyormuş gibi, bir de çevirilerde eski İngilizce’yi kullanmaları
yüzünden- Allah’ın Kitab’ını anlaşılmaz kıldıklarını belirtmeye özen
göstermişlerdir. Bilindiği gibi, bir çok çevirmeni, eski İngilizce’yi
kullanmaya sürükleyen en önemli etken, çağdaş İngilizce’nin, fiillerde ve
zamirlerde “sen” kipini kullanmamasıdır[28].
Gerçekten de “sen”li fiillerin ve zamirlerin kullanımın, “siz”li
fiilleri ve zamirleri duymaya alışmış olan bir İngiliz’in kulağını
tırmalayıp tırmalayamayacağı konusu çözüme kavuşturulması gereken önemli
bir sorundur. İngilizce’nin giderek egemen bir dil olması sorunun önemini
daha da arttırmaktadır.
b. Türkiye’de:
Türkçe Kur’an çevirilerin
sayısı bakımından en zengin dillerin başında gelebilir; özellikle, 60’lı
yıllardan sonra çeviri sayısında belirgin bir artış gözlenmektedir. Burada
önemli bir soru gündeme gelmektedir: Acaba bu çeviriler ve özellikle en
son çıkanları, Allah’ın kitabını güzel Türkçe’mize gereği aktarabilmekte
midirler? Böyle bir soruya, uzun yıllar Kur’an’ın anlaşılması ve
çevirileri konusunda emek vermiş olan, vermeye devam eden ve daha da
önemlisi bu konuda topluma bilimsel araştırmalar sunmuş[29]
olan değerli araştırmacı Dücane Cündioğlu, bizim bir sorumuza bir soru
daha katarak şöyle yanıt vermektedir: “Başka bir deyişle, bugün elde
dolaşan Türkçe Meâller, daha önceki çalışmalara nazaran bir faikiyet, bir
üstünlük taşıyorlar mı?Biz bu sualler, olumlu bir cevap vermiyoruz[30].
Mevcut çevirileri ve özellikle en son olanlarını konumumuz bakımından
tanımak durumunda olan biri olarak Cündioğlu’nun görüşüne katılmamak
mümkün değildir. Diğer taraftan Cündioğlu’nun, bu olumsuzluğu çeviri
alanında sağlıklı bir yöntemin olmamasına bağlaması ve böyle bir yöntem
saptanmaması durumunda başarılı bir çeviri beklenmemesi gerektiğini
vurgulaması her türlü takdirin üzerindedir[31]
Şu halde tüm sorun yöntem
sorunudur. Cündioğlu, araştırmasının “Genel bir değerlendirme bölümünde”
sunduğu 10 maddede yöntemini detaylı bir biçimde sunmuştur. Söz konusu 10
maddenin içeriğine tamamen katılmaktayız. Ancak biz, yerimizin sınırlı
olması nedeniyle bu araştırmamız açısından önem teşkil eden belli
maddeleri burada özellikle zikretmek istiyoruz:
1. Tercümeler sırasında,
Kur’an-ı Kerim’in bir ‘sözlü metin” olduğu dikkate alınmamakta, bu nedenle
Kur’an’ın kendisine özgü dili çevrilmeden kalmaktadır;
9. Arapça ile
Türkçe arasında aykırılıklar olduğu kadar, yakınlıklar da vardır ve bu
durumun, çeviriye bir kolaylık sağlayacağı muhakkaktır. Ancak bu müşterek
kelimelerin, Arapça’nın Kur’an sonrası asırlarda kazanmış olduğu mânâları
da içerdikleri düşünülecek olursa, kelime seçimlerinin titiz bir biçimde
yapılması ve farklı mânâların akla gelebileceği durumlarda, -Kur’an’da
kullanılıyor olsa bile- bu kelimelerden vazgeçilmesi, çevirinin sıhhati
gereğidir. Ancak mevcut çevirilerde, bu hususa riayet edilmemiş,
kelimelerin kullanımı gelişi güzel yapılmıştır[32].
10. Hiçbir dil, diğerinden daha üstün değildir; sadece daha farklıdır. Bu
bakımdan bir dilden bir dile yapılan çevirilerde karşılaşılacak güçlükler,
dillerin birbirlerinden üstün olmasından değil, farkı olmasından
kaynaklanmaktadır. Türkçe çevirilerde görülen başarısızlık, Türkçe’nin
yetersizliğiyle izah edilmek isteniyorsa da bu makûl ve makbul bir bahane
değildir. Sorun, mütercimlerin sadece Arapça’ya değil, aynı zamanda
Türkçe’ye de hâkim olmamalarından kaynaklanmaktadır[33].
Kur’an’ın sözlü bir metin
olma özelliği gerçekten de Kur’an’ın doğru anlaşılması bakımından
kesinlikle göz önünde bulundurulması gereken bir husustur. Onun bu
özelliği genelde dikkat alınmadığı içindir ki, ayetler arasındaki
bağlantılar başarılı bir biçimde kurulamamaktadır. Birazda Kur’an’dan
vereceğimiz örnekler bu düşüncemizi doğrulayacaktır. Kur’an’ın sözlü bir
metin olmasının doğurduğu sonuçlar ile ilgili olarak yapılan en değerli
araştırmalardan biri de kuşkusuz, değerli araştırmacı Ömer Özsoy’a aittir.
Özsoy, “Çeviri Kuramı açısından Kur’an Çevirisi” başlıklı
araştırmasında, sözlü metin olma özelliği dikkate alınmadığı taktirde,
karşılaşacağımız zorlukları çarpıcı bir dille şöyle ifade etmektedir: “Biz
bu kabulden hareketle, (yani, Kur’an’ı sözlü bir metin değil de bir
yazın metini olarak okuduğumuzda, çifte standartlara yaslanmadıkça açıkça
şöyle bir manzarayla karşılaşırız:
·
Kur’an
metninde çelişkiler vardır.
·
Kur’an
metninde azımsanmayacak ölçüde tekrarlar vardır.
·
Kur’an
metninin kompozisyonunda belli bir mantık yakalamak mümkün değildir.;
·
Ne kronolojik
bir tertiptir,
·
Ne konularına
göre (tematik) bir tertiptir,
·
Ne de
sistematik bir tertiptir.
·
Buna bağlı
olara, bütün olarak Kur’an metni iç-bütünlüğe sahip olmaktan uzaktır.
·
Sure içi
bütünlük yoktur.
·
Mevcut formun
en küçük birimleri olan ayetler bile, her zaman gerçek bir bütünlüğe
tekabül etmemektedir.
Hepsinin ‘bütünsüzlük’ e
indirgenmesi mümkün olan bu özellikler, bir yazın metni için kusur kabul
edilebilecek niteliklerdir.[34]”
Ancak, Kur’an’ın sözlü metin olma özelliği göz önünde bulundurulacak
olursa, yukarıda zikredilen olumsuzlukların tamamen ortadan kalktığı
görülecektir. O halde Kur’an’ı doğru bir biçimde anlamak istiyorsak, sözlü
metni oluşturan arka planı göz önünde bulundurmamız gerekir. Bu da
Özsoy’un haklı olarak ifade ettiği gibi, Kur’an’ın her bir pasajını ait
olduğu tarihin içinde okumaya çalışmaktır. Böyle yapmadığımız taktirde
yapacağımız iş tesadüfi durumlarda ‘çeviri’ olma niteliğine ulaşsa bile,
büyük bölümü itibariyle yeni bir ‘metin inşası’ndan başka bir şey
olmayacaktır[35].
Şu halde başarılı bir Kur’an
çevirisi, Onun bu sözlü metin olma özelliğini göz önünde bulundurmak
suretiyle, bu durumun yol açtığı kapalılıkları gidermek üzere tarihi arka
plana inmek, orada olayları sanki yaşıyormuşçasına belirlemeye çalışmak ve
sonuçta gerekirse yeni bir metin inşa etmekle mümkün olur. Sonuçta
çevirinin bir yorum olduğu hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Şu halde
çevirmen, İşlevselci yaklaşımdan söz ederken gördüğümüz üzere, okurunu
Kur’an’ın gerçek dünyasına götürecek köprüler kurmak durumunda değil
midir? Bu bakımdan Kur’an’a ulaşmak için metin inşa etmekten korkmamak
büyük bir önem taşır.Dikkat edilmesi gereken sadece ve sadece yapılan
çevirilerin bir yorum olduğunu unutmamak ve dolayısıyla yorumları asla
kutsamamaktır. İşlevselci yaklaşımın, çevirmene sorumluluğunu taşımak
koşuluyla büyük özgürlükler tanıması asla bir rastlantı değildir. Ancak,
bu çevirmen, gizli biri de olmamalıdır. Okur, onun konuyla ilgili
derinliğini ve düzeyini bilmek durumundadır. Çünkü, tehlikeli akarsular
üzerinden onun kuracağı anlam köprüleri sayesinde geçecektir. Şu
halde ona güvenmesi gerekir. Güven uyandırmanın koşulu da bellidir: İlimde
derinleşmek ve takva boyutuna erişmek….
IV.
DEĞERLENDİRME:
Gerek Batı’da gerekse
Türkiye’de yapılan Kur’an çevirileri ile ilgili yöntemsel çalışmalara
ağırlık verildiğini sevinerek gözlemliyoruz. Seviniyoruz; çünkü çeviri
olayının, ne denli güç bir iş olduğunun artık bilincine varılmıştır.
Dilbilim ve Hermenötik alanda derinleşmeden çeviri olayında başarılı
olunamayacağı artık kesinlik kazanmış bulunmaktadır. Ancak, bu alandaki,
özellikle hermenötik alanındaki çalışmaların çok az olduğunu da
üzülerek belirtmek istiyoruz. Bu nedenle, Kur’an araştırmalarında ve
çevirilerinde ağırlığın bu konulara verilmesinin çok önemli olduğunu
düşünüyoruz.
V.
KUR’AN-KERİM’İN ÇEVİRİLERİNDE DİKKATE ALINMAYAN ÖNEMLİ BİR ÜSLUP
ÖZELLLİĞİ:
Kur’an-ı Kerim öncelikle
sözlü bir metindir. Bu bakımdan ifadelerinde konuşma dilinin özelliklerine
ağırlık vermesi son derece doğaldır; çünkü karşısında, hayatlarını
değiştirmeyi amaçladığı muhatapları bulunmaktadır. Bu muhataplar da,
Kur’an’ı kendilerine bildiren Peygambere karşılık vermektedirler. Bu
muhataplar bazen kendi aralarında da konuşmaktadırlar. Muhatapların kendi
aralarında konuşmaları, Kur’an bağlamında, Arap dili dışında diller
bakımından farklılık arz etmektedir. Muhatapların, kendi aralarındaki
konuşmaları, genelde bütün dillerde, “biz”li olarak yapıldığı
halde, Kur’an’da “siz”li olarak yapılmaktadır.. Bu özellik,
Kur’an’ın inmiş olduğu dönemin bir özelliğidir; çünkü kişilerin kendi
aralarındaki konuşmalar, bu günkü Arapça’da da “biz”li olarak ifade
edilmektedir. Bu durumun doğal bir sonucu olarak, bir istisna dışında
Kur’an’ı Kerim’de “gidelim” şeklinde birinci çoğul şahıs emir kipi
kullanılmamaktadır. Şimdi öncelikle, istisnai durumu inceleyelim. Söz
konusu istisna el-Ankebût suresinin 12. ayetinde yer almaktadır:
[وَقَالَ
الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا
وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُم
]
[Kafirler,
inananlara:”bizim yolumuza uyun ki, biz de sizin
günahlarınızı yüklenelim” demektedirler.]
Kur’an’ı-Kerim’de bir
kez geçen bu ifade, Kur’an’ın genel üslubuna bir çeşit aykırılık
oluşturmaktadır. Her ne kadar ayette geçen
“وَلْنَحْمِلْ”
ibaresi emir kipinde
kullanılmış olsa da hemen bütün müfessirler ve nahivciler, onun anlamının
haber olduğunu söylemişlerdir. Örneğin büyük nahivcilerden biri olan
el-Ferrâ, bu ibare ile ilgili olarak şöyle demiştir: “Bu ibare lafız
olarak emirdir; anlam bakımında ise haber konumundadır. Buna göre
ayetin anlamı şöyledir: “Eğer yolumuza uyacak olursanız, biz de sizin
günahlarınızı yükleniriz.[36]
Şu halde Kur’an günlük dilde sıkça kullandığımız “gidelim”
şeklindeki emir kipini nasıl ifade etmektedir? Birazdan vereceğimiz
örneklerde göreceğimiz üzere Kur’an bunu “siz”li emir kipinde
gerçekleştirmektedir:
إ
ِذْ قَالُوا
لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ
أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي
ضَلَالٍ مُبِين.
اقْتُلُوا
يُوسُفَ أَوْ
اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ
بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ
قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ
لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ
بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنتُمْ فَاعِلِينَ[
Birkaç istisna dışında[37]
hemen bütün dünya dillerinde bu ayet-i kerimeler, ayetlerin metnine sadık
kalınarak şu şekilde çevrilmektedirler:
[Hani bir gün
kardeşleri (aralarında konuşurlarken birbirlerine): “Yusuf ile kardeşi,
bizler daha çok olduğumuz halde, babamızın nazarında bizden daha
değerlidirler ve önemlidirler. Gerçek şudur ki, babamız, (onlara bu kadar
değer ve önem vermekle) açık bir yanılgı içinde bulunmaktadır. O halde,
(gelin) onu ya öldürelim ya da (uzak) bir yere atalım ki, (bundan böyle)
babamız sadece bizimle ilgilensin ve ondan sonra da biz yine iyi insanlar
olalım!” demişlerdi. Bunun üzerine içlerinden biri diğerlerine: “Hayır
Yusuf’u öldürmeyelim; ama onunla ilgili olarak illa da bir şey yapacak
isek, o taktirde, onu, bir kuyunun dibine atalım ki, (oradan geçen)
kervanlardan biri onu oradan alabilsin!” diyerek karşılık vermişti.]
فَلَمَّا اسْتَيْئَسُوا
مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّا قَالَ كَبِيرُهُمْ أَلَمْ تَعْلَمُوا أَنَّ
أَبَاكُمْ قَدْ أَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقًا مِنْ اللَّهِ
وَمِنْ قَبْلُ مَا فَرَّطتُمْ فِي يُوسُف
فَلَنْ أَبْرَحَ
الْأَرْضَ حَتَّى يَأْذَنَ لِي أَبِي أَوْ يَحْكُمَ اللَّهُ لِي وَهُوَ
خَيْرُ الْحَاكِمِينَ
ارْجِعُوا إِلَى
أَبِيكُمْ فَقُولُوا يَاأَبَانَا إِنَّ ابْنَكَ سَرَقَ وَمَا شَهِدْنَا
إِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حافِظِينَ وَاسْأَلْ
الْقَرْيَةَ الَّتِي كُنَّا فِيهَا وَالْعِيرَ الَّتِي أَقْبَلْنَا فِيهَا
وَإِنَّا لَصَادِقُون
Söz konusu ayetlerin
çevirisini D.İ.B’ lığının 2001 yılının sonlarına doğru Türk okuruna
sunduğu en son çeviriden vermek istiyoruz:
“Ondan ümitlerini
kesince, kendi aralarında konuşmak üzere bir kenara çekildiler. Büyükleri
dedi ki: “Babanızın Allah adına sizden söz aldığını , daha önce de Yusuf
hakkında işlediğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Artık babam bana izin
verinceye veya Allah hakkımda hükmedinceye kadar buradan asla
ayrılmayacağım. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” “Siz babanıza dönün ve
deyin ki: “Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti, biz ancak
bildiğimize şahitlik ettik. (Sana söz verdiğimiz zaman) gaybı (oğlunun
hırsızlık edeceğini) bilemezdik. “Bulunduğumuz kent halkına ve aralarında
olduğumuz kervana da sor. Kuşkusuz biz doğru söyleyenlerdeniz.”
[12 Yusuf:
80-82]
Söz konusu ettiğimiz anlam
çarpıklıklarını görebilmek için, bizim yaptığımız çeviriyi sunuyoruz:
“Onlar ondan
umutlarını kesince, aralarında görüşmek üzere bir kenara çekilmişlerdi.
İçlerinden büyük olanı (diğerlerine): “Babamızın bizden Allah adına söz
aldığını ve daha önceleri de Yusuf konusunda da hatalı davrandığımızı
bilmiyor musunuz? Bu yüzden ben, babam bana izin verene ya da Allah
benimle ilgili bir karar verene dek ben asla ülkeden ayrılmayacağım;
gerçekten de O, karar verenlerin en hayırlısıdır. (Size gelince); siz
babamıza dönün ve (ona): “Ey babamız! Oğlun hırsızlık yaptı. Biz ancak
bildiklerimizi anlatıyoruz. (Her ne kadar biz sana onu koruyacağımız
konusunda söz vermiş isek de), onu bizim bilmediğimiz tehlikelere karşı
koruyamazdık. İstersen bulunduğumuz kentin halkına ve birlikte yolculuk
yaptığımız kervandaki insanlara sor; çünkü biz gerçekten de doğruyu
söylüyoruz” demişti.”
Yukarıdaki ayetleri,
D.İ.B.’ ığının çevirisine göre okuyan biri, içlerinden en büyük olanın,
Yakubun oğlu olmadığı, babaları Yakub’a söz vermediği ve Yusuf
konusunda hatalı davranmadığı sonucuna ulaşabilir. Oysa durum tamamen
farklıdır.
Bu üslup özelliğine,
bildiğimiz kadarıyla ilk kez dikkat çeken çok değerli bilim adamı ve
araştırmacı Muhammed Hamidullah olmuştur. M. Hamidullah, Türkçe’ye de
çevrilen Kur’an çevirisinde, bu üslubun ilk kez geçtiği yerde yani, Al-i
İmrân suresinin 72. ayetinde geçen “inanın” emri ile ilgili olarak
şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “İnanın.” Biz, (bu gibi durumlarda)
“inanalım” derdik; çünkü burada kendi aralarında konuşan Kitap ehli
söz konusudur.” Ancak son derece dikkat çekicidir ki, değerli araştırmacı
M. Hamidullah, genellikle[38],
bu üslubun geçtiği yerlerde, okurun dikkatini çekmeye özen göstermişse de,
bu özelliği, kaynak metne sadık kalma endişesinden olsa gerek, çevirisine
uygulamamıştır.
Bu üslup özelliğini, her
zaman olmasa da fark ettiği zaman uygulayamaya özen gösterenlerden biri de
Kur’an’ı yıllar süren uzun çabalardan sonra Fransızca’ya çevirmiş olan
Régis Blachère, olmuştur. Blachère, Yusuf suresinin 8-12. ayetlerini
başarılı bir biçimde şöyle çevirmektedir:
“quand [ses freres]
dirent: “Assurément, Joseph et son frere [Benjamin] sont, plus que nous,
aimés de Notre père. Nous sommes cependant plusieurs. En verité, Notre
père est certes dans un égarement évident. Tuons donc
Joseph ou éloignons-le en quelque terre! La face de
notre père ne brillera que pour nous et, après la
disparition de Joseph, nous paraîtrons des gens sans tache.”
L’un d’eux dit: “Ne tuons pas Joseph, mais jetons-le
dans les profondeurs de tel puits! Quelques voyageurs le recueilleront
si vous faites cela.”
Blachère, burada üslup
özelliğini görebildiği için ayeti başarılı bir biçimde çevirebilmiştir.
Ancak, Yusuf suresinin 80-82. ayetlerinde bu üslubu göremediği için
başarısız bir çeviri yapmaktan kurtulamamıştır:
“Désespérant de le
fléchir, ils se consultèrent. L’aîné dit: “Ne savez-vous point que votre père
a requis sur vous un engagement [au nom ] d’Allah? [Ne savez-vous point]
ce qu’ antérieurement vous avez commis envers Joseph?....”
Daha önce de ifade ettiğimiz
gibi, söz konusu üslüp özelliği, hemen dünya dillerinin hiçbirinde yer
almamıştır. Bu nedenle, bu üslup özelliğinin, çevirilerde yer almamasına
şaşmamak gerekir. Biz, şahsen, Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca[39],
İspanyolca[40],
Portekizce[41],
Romence[42],
Yunanca[43],
Boşnakça (Sırpça-Hırvatça)[44],
Rusça[45],
İbranice[46],
Endenozyaca-Malayca[47]
dillerinde yapılmış olan Kur’an çevirilerine başvurma imkanı bulmuş
bulunuyoruz. İnternet ortamı aslında, bu sayıyı kolayca, arttırmamıza
olanak tanımaktadır. Örneğin, şimdi, Yusuf suresiyle ilgili biraz önce
incelediğimiz ayetlerin Yusuf Ali, Marmaduke Pickhall ve Shakir tarafından
yapılmış olan İngilizce çevirilerini internet ortamından yararlanarak
sunuyoruz:
012.009
YUSUFALI: "Slay ye Joseph or cast him out to some
(unknown) land, that so the favour of your father may be given to you
alone: (there will be time enough) for you to be righteous after that!"
PICKTHAL: (One said): Kill Joseph or cast him to some
(other) land, so that your father's favour may be all for you, and (that)
ye may afterward be righteous folk.
SHAKIR: Slay Yusuf or cast him (forth) into some land, so
that your father's regard may be exclusively for you, and after that you
may be a righteous people.
012.010
YUSUFALI: Said one of them: "Slay not Joseph, but if ye
must do something, throw him down to the bottom of the well: he will be
picked up by some caravan of travellers."
PICKTHAL: One among them said: Kill not Joseph but, if ye
must be doing, fling him into the depth of the pit; some caravan will find
him.
SHAKIR: A speaker from among them said: Do not slay
Yusuf, and cast him down into the bottom of the pit if you must do (it),
(so that) some of the travellers may pick him up.
012.080
YUSUFALI: Now when they saw no hope of his (yielding),
they held a conference in private. The leader among them said: "Know ye
not that your father did take an oath from you in Allah's name, and how,
before this, ye did fail in your duty with Joseph? Therefore will I not
leave this land until my father permits me, or Allah commands me; and He
is the best to command.
PICKTHAL: So, When they despaired of (moving) him, they
conferred together apart. The eldest of them said: Know ye not how your
father took an undertaking from you in Allah's name and how ye failed in
the case of Joseph aforetime? Therefore I shall not go forth from the land
until my father giveth leave or Allah judgeth for me. He is the Best of
Judges.
SHAKIR: Then when they despaired of him, they retired,
conferring privately together. The eldest of them said: Do you not know
that your father took from you a covenant in Allah's name, and how you
fell short of your duty with respect to Yusuf before? Therefore I will by
no means depart from this land until my father permits me or Allah decides
for me, and He is the best of the judges.
012.081
YUSUFALI: "Turn ye back to your father, and say, 'O our
father! behold! thy son committed theft! we bear witness only to what we
know, and we could not well guard against the unseen!
PICKTHAL: Return unto your father and say: O our father!
Lo! thy son hath stolen. We testify only to that which we know; we are not
guardians of the Unseen.
SHAKIR: Go back to your father and say: O our father!
surely your son committed theft, and we do not bear witness except to what
we have known, and we could not keep watch over the unseen.
012.082
YUSUFALI: "'Ask at the town where we have been and the
caravan in which we returned, and (you will find) we are indeed telling
the truth.'"
PICKTHAL: Ask the township where we were, and the caravan
with which we travelled hither. Lo! we speak the truth.
SHAKIR: And inquire in the town in which we were and the
caravan with which we proceeded, and most surely we are truthful.
Burada özellikle belirtmek
isteriz ki, bu üslup özelliği, hem Mekkî hem de Medenî sureler için söz
konusudur. Şimdi zikredeceğimiz ayet bunun en açık kanıtıdır. Söz konusu
olan Al-i İmrân suresinin 72-74. ayetleridir. Bu ayetler, müfessirlerce
söz konusu surenin anlaşılması en zor ayetleri olarak
nitelendirilmişlerdir. Bu güçlüğün, çevirilere de yansıması son derece
doğaldır. Bu ayetler ile ilgili olarak samimi kanaatimizi belirtmek
gerekirse, müfessirler, onları anlaşılır hale getirmek şöyle dursun,
yaptıkları birbirleriyle çelişkili açıklamalar dolayısıyla onları hepten
anlaşılmaz kılmışlardır. Bir açıklamaya göre, ayette geçen sözler, Allah’a
ait olurken, diğer bir açıklamaya göre Yahudilere ait olabilmektedir.
Sonuçta tefsirlerde yer alan açıklamalardan hangisi seçilirse seçilsin,
ayetin anlamının açıklığa kavuşturulması asla söz konusu olamamaktadır.
Bundan yaklaşık iki yıldan daha fazla bir zaman önce bu ayetleri anlamak
için harcadığım zihin çabasını bir ben bilirim. Görüşler arasından tutarlı
olanı bulmak… Böyle bir şey söz konusu olamıyor ki… Konuyla ilgili
hemen bütün görüşler çelişkiden hali değildir ki… Kısacası, bu ayetlerle
ilgili olarak bir çözüme ulaşabilmek için, gece gündüz demeden yaklaşık
bir hafta sürekli bir biçimde onlar üzerinde düşünüp durmuştum. Sonunda
kurguyu kurabildiğimi düşünüyorum. Bu ayetlerin kolay bir biçimde
anlaşılmasının önünde en önemli engel, Kur’an’ın sözlü bir metin olduğu
özelliğinin göz ardı edilmesidir. Bu yüzden, ayetlerin arka planına nüfuz
ederek, nüzul ortamına girip bizzat olayları yaşamadan onları anlamak asla
mümkün değildir. O halde ayetleri anlaşılır kılmak için, nüzul ortamı ile
ilgili tutarlı bir kurgu kurmak gerekir. Ayetler üzerinde derin bir
biçimde düşünüldüğünde söz konusu kurguyu kurmak pek o kadar güç olmasa
gerektir. Kurgu, bize göre şöyledir: Yahudiler, Kur’an karşısında
konumlarını belirlemek için bir araya gelmişlerdir. İçlerinden bir grup,
takiye yapılması, yani inanır gibi davranılması ve bu şekilde davranmakla,
Müslümanların bile dinlerinden dönmelerinin mümkün olabileceği görüşünü
savunurlarken, daha radikal olan bir grup ise bu yaklaşıma karşı çıkmakta
ve böyle bir yaklaşımın kendilerini toplum nazarında zor bir duruma
sokacağını savunmaktadır. Aslında, Kur’an döneminde yaşananlar, günümüzde
yaşananlar için de canlı ve ibret verici bir örnek teşkil etmemekte midir?
Olaya bu kurgu doğrultusunda bakıldığında tüm ayetler birden anlaşılır
hale gelmektedir. Aslında çevirmene düşen de, geçmiş ile günümüz arasında
anlam köprüleri kurmak değil midir? Şimdi, söz konusu ayetlerin
çevirisini, Arapça metin ile birlikte, böyle bir anlam köprüsü kurmadan
sunan, yine yeni sayılabilecek bir başka çeviriden sunalım:
وَقَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْ
أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُوا بِالَّذِي أُنْزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا
وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُوا آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ(72)وَلَا
تُؤْمِنُوا إِلَّا لِمَنْ تَبِعَ دِينَكُمْ قُلْ إِنَّ الْهُدَى هُدَى
اللَّهِ أَنْ يُؤْتَى أَحَدٌ مِثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَاجُّوكُمْ
عِنْدَ رَبِّكُمْ قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ
يَشَاءُ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ(73)يَخْتَصُّ
بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ(74)
“Ehl-i kitaptan bir
gûruh birbirlerine, şöyle dediler: “Şu Müslümanlara indirilen Kitaba günün
başlangıcında (zahiren) iman edin, sonunda da inkar edin, olur ki onlar da
şüpheye düşüp dinlerinden dönerler. Ve bir de kendi dininize tabi olandan
başkasına sakın ha güvenmeyin!” Ey Resûlüm. De ki: Doğru yol, Allah’ın
yoludur” Yine onlar kendi aralarında : “Size verilen vahyin, başkalarına
da verildiğine veya Rabbinizin huzurunda Müslümanların karşı delil getirip
sizi mağlup edeceklerine inanmayın derler. De ki: “lütuf Allah’ın
elindedir, dilediğine ihsan eder. Allah’ın lütfu boldur, her şeyi hakkıyla
bilir. Rahmetini, nübüvvetini dilediği kuluna has kılar… Allah büyük lütuf
ve inayet sahibidir.” [ 3 Al-i İmrân, 72-74; Suat Yıldırım]
Söz konusu ayetler, öğretim
üyelerinden oluşan bir komisyon tarafından şu şekilde çevrilmiştir:
“Ehl-i Kitaptan
bir grup, şöyle dedi: “Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte)
inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.
Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın.” (Resûlüm!) De
ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Yine (onlar, kendi aralarında söyle
dediler:) “Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye
verildiğine, yahut Rabbinizin huzurunda onların size karşı deliller
getireceklerine de (inanmayın).” De ki: Lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir.
Onu dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla
bilir…”
Komisyon, ayetleri bu
şekilde çevirdikten sonra, 73. ayet-i kerime ile ilgili şu açıklamayı
yapar: “Müfessir Râzî’nin Kur’an’da anlaşılması en müşkil ayetlerden
biri olduğunu belirttiği bu ayetin “en yü’tâ….” ile başlayan kısmı
şöyle de anlaşılmıştır: “(Ey ehl-i kitap!) Bir kimseye (Hz. Muhammed’e)
size verilenin benzeri verilir diye mi (böyle) karşı çıkıyorsunuz)? Yahut
onlar (Müslümanlar) Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil getirecek diye
mi (böyle davranıyorsunuz)?”)”
Dikkat edilecek olursa,
bu çevirilerde Allah’a ait sözlerin kolaylıkla Yahudilere isnat edildiğini
görmekteyiz. Bütün bunların nedeni, kurgunun düzgün kurulamamasıdır. Şimdi
doğru olduğuna inandığımız çeviriyi, öncelikle üslup özelliğine dikkat
etmeden iki seneden fazla bir zaman önce yapmış olduğum ilk şekliyle
okurların dikkatine sunuyoruz:
“Kitap ehlinden bir
gurup (diğer bir guruba): “ İnananlara indirilene, günün başında inanın,
sonunda da inkar edin ki, onlar da (inançlarından) dönsünler “
(derlerken), (diğer bir gurup da onlara): “ Dininize uyanlardan başkasına
asla inanmayın; aksi halde onlar (bu tür davranışlarınızı) Allah nezdinde
(halk arasında) aleyhinize delil olarak kullanırlar “ demektedirler. De
ki: “ Doğru yol, Allah’ın (belirlemiş olduğu) doğru yol, size verilmiş
olanın aynen bir başkasına da verilmesidir. “ Yine de ki: “Kuşkusuz, lütuf
Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah (lütufu ) çok geniş olan,
çok bilendir. O, rahmetini dilediğine ayırır. Allah çok büyük lütuf
sahibidir.”
Şimdi söz konusu ayetleri,
üslup özelliğini göz önünde bulundurarak Türkçeleştiriyoruz:
“Kitap ehlinden bir
gurup (diğer bir guruba): “ İnananlara indirilene, günün başında inanalım,
sonunda da inkar edelim ki, onlar da (inançlarından) dönsünler “
(derlerken), (diğer bir gurup da onlara): “ Dinimize uyanlardan başkasına
asla inanmayalım; aksi halde onlar (bu tür davranışlarımızı) Allah
nezdinde (halk arasında) aleyhimize delil olarak kullanırlar “
demektedirler. De ki: “ Doğru yol, Allah’ın (belirlemiş olduğu) doğru yol,
size verilmiş olanın aynen bir başkasına da verilmesidir. “ Yine de ki:
“Kuşkusuz, lütuf Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah (lütufu )
çok geniş olan, çok bilendir. O, sevgi ve rahmetini dilediğine ayırır.
Allah çok büyük lütuf sahibidir.”
Öyle sanıyoruz ki, çeviri, kurgu ile birlikte üslup özelliği dikkate
alındığında, daha anlamlı bir hale gelmektedir. Daha da önemlisi Allah’ın
sözleri Yahudilere isnat edilmemiş olmaktadır. Görebildiğimiz kadarıyla,
şu ana kadarki yapılmış olan çevirilerde, gerek kurgu gerekse üslup
bakımından ayeti bizim çevirdiğimiz gibi çeviren olmamıştır. Örneğin,
Blachère, bu ayetlerde kurguyu doğru kuramadığı gibi, üslup özelliğini de
görememiştir:
“Un
parti des Détenteurs de l’Ecriture a dit: “Croyez, au début du jour, à ce
qu’on a fait descendre sur ceux qui croient et soyez incrédules, à
la fin du jour. Peut-être [ces gens] reviendront-ils (de leur erreur).”
N’ayez foi qu’en ceux qui suivent votre Religion! Répond [à ces Détenteurs
de L’Ecriture ]: “La (vrai) Direction est la Direction d’Allah.
[ Vous redoutez ] que
quelqu’un ait reçu [une révélation ] semblable à ce que vous avez reçu et
que [ ces Croyants] argumentent contre vous en ce qui vous touche
votre Seigneur…”
Açıkça görülmektedir ki, bu
çeviri de, kurguyu yanlış kurduğu için hataya düşmekten kurtulamamıştır.
Alman Kur’an çevirisi için otuz yıldan fazla zaman harcayan Rudi Paret de,
çevirisinde göstermiş olduğu titizliğe rağmen bu üslup özelliğini
yakalayamadığı gibi söz konusu ayetleri de yanlış çevirmekten
kurtulamamıştır:
“Und
eine Gruppe von den Leuten der Schrift sagt: ‚Glaubt am Anfang des Tages
an das, was auf die Gläubigen (als Offenbarung) herabgesandt worden ist,
und glaubt (wieder) nicht daran, wenn er (abends) zu Enge geht! Vielleicht
kehren sie danna um (?) (oder: Vielleicht werden sie sich (doch noch)
bekehren?). Und glaubt (in Wirklichkeit) nur denen, die eurer Religion
folgen“! Sag_ Die rechte Leitung ist (allein) die von Gott. (Paßt auf) daß
(nicht) jemand das Gleiche erhält, was ihr (in eurer Offenbarungsschrift)
erhalten habt, oder daß man (nicht derinst bei der Abrechnung) vor eurem
Hern mit euch stritet (und den Streit gewinnt)!.....”
Şimdi de okurların
karşılaştırma yapabilmeleri için yaygın olan İngilizce çevirilerden
örnekler sunuyoruz:
003.072
YUSUFALI: A section of the People of the Book say:
"Believe in the morning what is revealed to the believers, but reject it
at the end of the day; perchance they may (themselves) Turn back;
PICKTHAL: And a party of the People of the Scripture say:
Believe in that which hath been revealed unto those who believe at the
opening of the day, and disbelieve at the end thereof, in order that they
may return;
SHAKIR: And a party of the followers of the Book say:
Avow belief in that which has been revealed to those who believe, in the
first part of the day, and disbelieve at the end of it, perhaps they go
back on their religion.
003.073
YUSUFALI: "And believe no one unless he follows your
religion." Say: "True guidance is the Guidance of Allah: (Fear ye) Lest a
revelation be sent to someone (else) Like unto that which was sent unto
you? or that those (Receiving such revelation) should engage you in
argument before your Lord?" Say: "All bounties are in the hand of Allah:
He granteth them to whom He pleaseth: And Allah careth for all, and He
knoweth all things."
PICKTHAL: And believe not save in one who followeth your
religion - Say (O Muhammad): Lo! the guidance is Allah's Guidance - that
anyone is given the like of that which was given unto you or that they may
argue with you in the presence of their Lord. Say (O Muhammad): Lo! the
bounty is in Allah's hand. He bestoweth it on whom He will. Allah is
All-Embracing, All-Knowing.
SHAKIR: And do not believe but in him who follows your
religion. Say: Surely the (true) guidance is the guidance of Allah-- that
one may be given (by Him) the like of what you were given; or they would
contend with you by an argument before your Lord. Say: Surely grace is in
the hand of Allah, He gives it to whom He pleases; and Allah is
Ample-giving, Knowing.
El-Kehf suresi de
konumuz açısından önem arz etmektedir. Her ne kadar Blachère, bu üslubu,
ilgili tüm ayetlerde görememişse de, bir kısmında görebilmiştir. Öncelikle
ilgili ayetlerin metnini çevirisi ile birlikte bir meal’den sunalım:
“وَإِذْ
اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى
الْكَهْفِ يَنشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ
أَمْرِكُمْ مِرفَقًا(16)
وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ
لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا
لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا
لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ
فَلْيَنظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ
وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا(19)
إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي
مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا(20)
وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ
وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ
أَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا رَبُّهُمْ أَعْلَمُ
بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ
مَسْجِدًا(21)
“Onlardan biri şöyle
demişti: “Madem ki, siz onlardan ve Allah’tan başka taptıklarınızdan
ayrıldınız, öyleyse mağaraya girin de , Rabbınız size rahmetinden genişlik
versin ve işlerinizde size kolaylık sağlasın.” ….Nasıl uyuttuysak,
öylece de uyandırdık ki, durumlarını birbirlerine sorsunlar. İçlerinden
biri “Ne kadar kaldınız?” diye sordu. “Bir gün veya daha az” dediler. Bir
kısmı da şöyle dedi: “Ne kadar kaldığınızı en iyi Rabbiniz bilir.
Şimdi birinizi şu paranızla şehre gönderin de, baksın şehir
halkından hangisinin yiyeceği daha temiz, ondan size yiyecek alıp
getirsin. Çok dikkatli davranıp sizi kimseye sezdirmesin.” “Çünkü sizi ele
geçirirlerse, sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine döndürürler
de asla kurtulamazsınız.” Böylece, Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu ve
kıyametin kopmasının şüphe getirmez olduğunu bilmeleri için insanları
onlardan haberdar ettik. O sırada kendi aralarında Ashab-ı Kehf’in
durumlarını tartışıyorlardı.”Onların üzerine bir bina yapın. Rabbleri
onları daha iyi bilir” dediler. Duruma hâkim olanlar , “onların üzerine
mutlaka” mescit yapacağız “ dediler.”[18 el-Kehf: 16,18-21, Talat
Koçyiğit]
İki çeviri arasındaki farkın
görülebilmesi için şimdi kendi çevirimizi sunuyoruz:
“(Ancak onlar,
halklarının doğru yola geleceğinden umutlarını kestiklerinde ve onlardan
uzaklaşmaya karar verdiklerinde, içlerinden biri diğerlerine) : “Madem ki,
biz, onları ve onların, Allah dışında ibadet ettiklerini terk etmiş
bulunuyoruz, o halde mağaraya sığınalım ki, Rabbimiz, bize sevgi ve
rahmetini yaysın ve işimizi kolaylaştırsın” (demişti).
Nihayet Biz, (mağarada
uyur bir durumda ne kadar kaldıklarını) birbirlerine sorabilmeleri için,
onları uyandırmıştık. İçlerinden biri (diğerlerine): “(Mağarada) ne kadar
kaldık?” diye sormuştu. Onlar da: “Bir gün ya da daha az kaldık” diyerek
karşılık vermişlerdi. (Yine içlerinden bir kısmı diğerlerine): “Ne kadar
kaldığımızı en iyi Rabbimiz bilir. Şimdi biz, içimizden birini şu
paramızla kente gönderelim . O da kent halkından kimin yiyeceğinin daha
temiz olduğuna bir baksın, bize ondan yiyecek getirsin, (orada) çok nazik
davransın ve sakın, yerimizi hiç kimseye belli etmesin; çünkü bizi bulacak
olurlarsa, bizi taşlayarak öldürürler ya da bizi dinlerine döndürürler. Bu
taktirde ise asla kurtuluşa eremeyiz!” demişlerdi. Böylece Biz,
insanların, Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu ve kıyamet vaktinin
geleceğinde hiçbir kuşku bulunmadığını bilmeleri için, onları
buldurmuştuk. Hani, aralarında onların durumlarını tartışanlar: “Onların
anısına bir anıt dikelim. Rabbleri onların durumlarını en iyi bilendir”
demişlerdi. Bununla birlikte onların durumuna vakıf olanlar ise:
“Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız!” demişlerdi.
Okurların karşılaştırma
yapmalarına imkan sağlamak için İngilizce çevirileri sunuyoruz:
“018.016
YUSUFALI: "When ye turn away from them and the things
they worship other than Allah, betake yourselves to the Cave: Your Lord
will shower His mercies on you and disposes of your affair towards comfort
and ease."
PICKTHAL: And when ye withdraw from them and that which
they worship except Allah, then seek refuge in the Cave; your Lord will
spread for you of His mercy and will prepare for you a pillow in your
plight.
SHAKIR: And when you forsake them and what they worship
save Allah, betake yourselves for refuge to the cave; your Lord will
extend to you largely of His mercy and provide for you a profitable course
in your affair.
018.019
YUSUFALI: Such (being their state), we raised them up
(from sleep), that they might question each other. Said one of them, "How
long have ye stayed (here)?" They said, "We have stayed (perhaps) a day,
or part of a day." (At length) they (all) said, "Allah (alone) knows best
how long ye have stayed here.... Now send ye then one of you with this
money of yours to the town: let him find out which is the best food (to be
had) and bring some to you, that (ye may) satisfy your hunger therewith:
And let him behave with care and courtesy, and let him not inform any one
about you.
PICKTHAL: And in like manner We awakened them that they
might question one another. A speaker from among them said: How long have
ye tarried? They said: We have tarried a day or some part of a day,
(Others) said: Your Lord best knoweth what ye have tarried. Now send one
of you with this your silver coin unto the city, and let him see what food
is purest there and bring you a supply thereof. Let him be courteous and
let no man know of you.
SHAKIR: And thus did We rouse them that they might
question each other. A speaker among them said: How long have you tarried?
They said: We have tarried for a day or a part of a day. (Others) said:
Your Lord knows best how long you have tarried. Now send one of you with
this silver (coin) of yours to the city, then let him see which of them
has purest food, so let him bring you provision from it, and let him
behave with gentleness, and by no means make your case known to any one:
018.020
YUSUFALI: "For if they should come upon you, they would
stone you or force you to return to their cult, and in that case ye would
never attain prosperity."
PICKTHAL: For they, if they should come to know of you,
will stone you or turn you back to their religion; then ye will never
prosper.
SHAKIR: For surely if they prevail against you they would
stone you to death or force you back to their religion, and then you will
never succeed.
018.021
YUSUFALI: Thus did We make their case known to the
people, that they might know that the promise of Allah is true, and that
there can be no doubt about the Hour of Judgment. Behold, they dispute
among themselves as to their affair. (Some) said, "Construct a building
over them": Their Lord knows best about them: those who prevailed over
their affair said, "Let us surely build a place of worship over them."
PICKTHAL: And in like manner We disclosed them (to the
people of the city) that they might know that the promise of Allah is
true, and that, as for the Hour, there is no doubt concerning it. When
(the people of the city) disputed of their case among themselves, they
said: Build over them a building; their Lord knoweth best concerning them.
Those who won their point said: We verily shall build a place of worship
over them.
SHAKIR: And thus did We make (men) to get knowledge of
them that they might know that Allah's promise is true and that as for the
hour there is no doubt about it. When they disputed among themselves about
their affair and said: Erect an edifice over them-- their Lord best knows
them. Those who prevailed in their affair said: We will certainly raise a
masjid over them.”
Şu ana kadar verdiğimiz
örnekler konunun ne denli önemli olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.
Son bir örnek daha vererek üslubun önemini bir kere daha vurgulamak
istiyoruz[48].
Öncelikle ayetlerin metinlerini Türkçe çevirisiyle birlikte verelim:
قَالَ بَلْ فَعَلَهُ
كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنطِقُونَ(63)
فَرَجَعُوا إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنْتُمْ الظَّالِمُونَ(64)
ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُءُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاءِ يَنطِقُونَ(65)
قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا
يَضُرُّكُمْ(66)أُفٍّ
لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ(67)قَالُوا
حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِنْ كُنتُمْ فَاعِلِينَ(68)
قُلْنَا يَانَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ(69)
“… İbrahim gelince
ona, “Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın ey İbrahim?” dediler. İbrahim,
“Belki şu büyükleri yapmıştır onu. Konuşabiliyorlarsa bunu onlara sorun”
dedi. Bunun üzerine, vicdanlarının sesine kulak vererek, “Gerçekten zalim
olan sizlersiniz” dediler. Sonra eski kafalarına döndüler: “Bunların
konuşmadığını sen elbette biliyorsun.” İbrahim, “Demek siz, Allah’ı
bırakıp da size hiçbir faydası ve zararı olmayan şeylere mi tapıyorsunuz?”
dedi. “Size de, Allah’ı bırakıp taptığınız şeylere de yazıklar olsun! Siz
akletmez misiniz?” Bazıları, “Eğer, bir iş yapacaksanız, şunu yakın da
tanrılarınızın öcünü alın” dediler…” [21el-Enbiyâ:62-68, Mehmet
Nuri Yılmaz]
Okurlara karşılaştırma
imkanı tanımak için kendi çevirimizi sunuyoruz:
“….Bu durum karşısında
akılları başlarına gelmiş ve içlerinden kendi kendilerine: “Meğer biz
kendimize yazık etmişiz!” demişlerdi. Ama yinede birden eski
düşüncelerine dönmekte gecikmemişlerdi ve (İbrahim’e): “Ant olsun ki, sen
de bunların konuşmadıklarını biliyorsun!” diyerek karşılık vermişlerdi.
Bunun üzerine İbrahim: “ Demek ki, siz, şimdi, Allah dışında size ne bir
yararı ne de zararı olan şeylere ibadet ediyorsunuz, öyle mi? O halde
sizlere ve Allah dışında ibadet ettiklerinize yazıklar olsun! Hala
aklınızı başınıza almayacak mısınız?” diyerek onlara çıkışıvermişti. Bu
durum karşısında onlar, birbirlerine: “Eğer bir şeyler yapacak isek, gelin
onu yakalım ve böylece tanrılarımızın öcünü alalım” diyerek
haykırmışlardı…
Dikkatli bir karşılaştırma,
her iki çeviri arasındaki farkı açıkça gözler önüne koyacaktır. “Gerçekten
zalim olan sizlersiniz” ibaresinin doğru anlaşılması çok büyük bir
önem arz etmektedir. Kaynak metne bağlı bir çevirinin kargaşaya yol
açacağı açıktır. Nitekim, ayetle ilgili birbirinden farklı yorumların
yapılması bu düşüncemizi doğrulamaktadır.
|
VI.
SONUÇ:
Son zamanlarda, Dilbilim ve
özelikle çeviri kuramı konusundaki ortaya çıkan yeni yaklaşımlar,
geleneksel yaklaşımların varoluş nedenlerini sorgular niteliktedir.
Özellikle çeviri konusundaki İşlevselci yaklaşım, günümüzün
gereksinmelerine daha iyi yanıt vermesi bakımından büyük bir önem
taşımaktadır. Bu yaklaşım, eleştirel-felsefî hermenötik’in katkılarıyla
daha da işlevsel hale gelecektir.
Kur’an çevirileri konusunda
da , gerek Batı’da gerekse ülkemizde sevindirici gelişmeler yaşanmaktadır.
Çalışmaların özellikle yöntem konularında ağırlık kazanması her türlü
takdirin üzerindedir. Eleştirel-Felsefî Hermenötik’ e dayalı İşlevselci
bir çeviri kuramı, halkımıza çok uzun zamandan beri özlemini duyduğu
Kur’an çevirisini sunma konusunda en güvenilir yoldur. O halde böyle bir
yöntemin bir an önce geliştirilip kamu oyuna sunulması gelecek açısından
çok büyük bir önem arz etmektedir.
______________________
 |
|
DİPNOTLAR:
[1] Bu konuda en önemli
çalışmalar özellikle Alman araştırmacılar tarafından
gerçekleştirilmişlerdir: Hönig, H.G., Position, Power and Practice:
Functonalist Approaches and Translation Quality Assessment, in
“Translation and Quality" edited by Cristiana Schäffner,
Clevedon, 1998; -Konstruktives Überzetzen,
Tübingen: Stauffenburg, 1995.; Tahsin Aktaş, Çeviri İşemine Genel
Bir Bakış, Ankara, 1998; Hause, J., Translation Quality Assessment. A
Model Revisited. Tübingen: Nar, 1997; Nord, C., Translation as
Purposeful Activity. Functionalist Approaches Explained. Manchester:
St. Jermone, 1997; Venuti, L., The Translator’s Invisibility,
London: Routledge, 1995.
[2] Ayrımsal Dilbilim, Bir
dili ötekiyle karşılaştırarak, ses, sözcük, sözlük, biçim, söz dizimi
düzeyinde ayrımlarla karşıtlıkları saptamaya çalışan bilim dalıdır.
[3] Güttinger, F.,
Zielsprache. Theorie und Technik des Übersetzens, Zürich: Manesse
Verlag, 1963. Zikreden: Göktürk, Akşit, Çeviri: Dillerin Dili,
İstanbul, 1994, s.,55.
[4] Koller, W.,
Grundprobleme der Übersetzungstheorie, unter besonderer Berücksichtigung
schwedisch-deutscher Übersetzungsfaelle, Bern: München, 1972, s.
114.
[5] Göktürk, A., a.g.e.
s. 57.
[6]
Robert L. Thomas,
Dynamic
equivalence, a method of translation or a system of hermeneutics?
[7] Nida, E.A., A
Framework for the Analysis and Evaluation of Theories of Translation;
W. Brislin (ed.), 1976, s.68. Zikreden: Göktürk, A., a.g.e.,
s. 57.
[8] Nida, E.A., Toward a
Science of Translating. With Special Reference to Principles and
Procedures Involved in Bible Translating, Leiden, 1964, s. 159.
Zikreden: Göktürk, A., a.g.e, s.58.
[9] Bu eser, 1983 yılında,
İngilizce olarak basılmıştır: “ The Science of Translation. Problems
and Methods, Tübingen: Nar.”
[10] Wills’in yaklaşımı
hakkında bkz., Hans G. Hönig, Position, Power and Practice:
Functonalist Approaches and Translation Quality Assessment, s. 6-7.
[11] Bu konuda bkz., ., Hans
G. Hönig, a.g.e., s. 7-8
[12] Mary Snell-Hornby,
Translation Studies. An Integrated Approach, Amsterdam: Benjamins,
1988.
[13]
Bu konuda bkz.
Tahsin Aktaş, Çeviri İşlemine Genel Bir Bakış, Ankara t.y., s.
93-172.
[14] Bu konuda bkz., Hans G.
Hönig, a.g.e., s. 9-10.
[16] Roger T. Bell,
Translation and Translating: Theory and Practice, London: Longman,
1991, s. 6. Zikreden: Hussein Abdul-Raof, Qur’an Translaton: Discourse
Texture and Exegesis, Curzon, 2001, s.7.
[17] Sperber, D. And Wilson,
D., Précis of relevance: Communication and Cognition. Behavioural
and Brain Sciences, 10, 697-754.
[18] Söz konusu kuramın
kapsamlı bir eleştirisi için bkz; Hans G. Hönig, a.g.e., s.14-15;
22-25. Uygunluk (Relevance) teorisiyle ilgili olarak geniş bilgi için
Bkz., Sapire, Johanna Elizabe, Gutt's relevance-theoretic
account of translation: An account of `translation' or `non-translation'?,
South African Journal of Linguistics, Feb 96, Vol. 14 Issue 1, p1, 7p,
[19] Akşit, Göktürk, a.g.e.,
s.19.; Omer, Özsoy, ‘Çeviri Kuramı’ açısından Kur’an
Çevirisi sorunu, 2. Kur’an Sempozyumu, Bilgi Vakfı, Ankara, 1996,
s.257.
[20] Bu konuda bkz., Erol
Göka, Abdullah Topçuoğlu, Yasin Aktay, Önce Söz Vardı: Yorumsamacalık
Üzerine Bir Deneme, Vadi yayınlar, 2.b. tarihsiz, s.43.
[21] Bu düşünürler
hakkında genel bir değerlendirme için bkz., Erol Göka, Abdullah Topçuoğlu,
Yasin Aktay, a.g.e. ; Werner Jeanrond, Theological Hermeneutics:
Development and Significance, 2.b., London, 1997. ; Jean Grondin,
Introduction to Philosophical Hermeneutics, çev.; Joel Weinsheimer,
New Haven and London, 1994. ; Gerald L. Bruns, Hermeneutics: Ancient
and Modern, New Haven and London, 1992.
[22] Peter Stuhlmacher, Vom
Verstehen des Neuen Testaments: Eine Hermeneutik. Grundrisse zum Neuen
Testament. NTD Ergänzungsreihe, C.6, 2.b.,
Göttingen: Vandenhoeck and Ruprecht,1986.
[23] Duncan S. Ferguson,
Biblical Hermeneutics: An Introduction, Atlanta, 1986.
[24] Robert Morgan, John
Barton, Biblical Interpretation, Oxford Bible Series,
Oxford, 1988.
[25] Peter Stuhlmacher,
a.g.e., s.222-223. Zikreden: Werner Jeanrond, a.g.e. s.160.
[26] A.T., Welch, “The
translatability of the Qur’an: literary and the theological implication of
what the Qur’an says about itself. David M. Goldenberg (b.)
Translation of Scripture. Philadelphia: Annenberg Research Institute;
1990, s.272.
[27] Hussein Abdul-Raof,
a.g.e., s.21.
[28] Bu konuda geniş bilgi
için bkz., a.g.e., s.21-23.
[29] Dücane Cündioğlu’nun
konumuzla ilgili olarak önemli gördüğümüz eserlerinden bazılar şunlar:
Kur’an Çevirilerinin Dünyası Kur’an, İstanbul, 1999.; Dil ve
Siyaset Üzerine Söyleşiler, Kitabevi, İştanbul, 1998; Sözlü
Kültürden Yazılı Kültür’e- Anlamın Tarihi, Kitabevi, İstabul,
tarihsiz.; Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Kitabevi, İstanbul,
tarihsiz;
[30] Dücane Cündioğlu, Mabû
Türkçe Kur’an Çevirileri ve Kur’an Çevirilerinde Yöntem Sorunu-Bir Giriş
Denemesi, 2. Kur’an Sempozyumu, Ankara, 1996, s.237.
[32] Bu konuda değerli
araştırmacı Emrullar İşlerin çalışmalarını özellikle zikretmek
istiyoruz: Çokanlamlılık, Anlam Daralması ve Kur’an’ın Türkçe
Çevirilerinde Yapılan Yanlışlar, Kur’a ve Dil, Dilbilim ve Hermenötik
Sempozyumu, 17-18 Mayıs 2001, s. 385-387; “Fitne”Kelimesi ve Türkçe’ye
Çeviri Sorunu, İslâmiyât, nis-haz. 1999, 137-154; “Secde”Kelimesi
ve Türkçe’ye Çeviri Sorunu, İslâmiyât,tem-ey., 1998, s.105-116.
[33] Dücane, Cündioğlu,
a.g.e. s. 234-235.
[34] Ömer, Özsoy, a.g.m.,
s.262.
[35] Ömer, Özsoy, a.g.m.,
s.266.
[36] el-Bağavî,
Maâlimu’t-Tenzîl, 2b. Kahire, 1955, V,189.
[37] . Bu konuda en önemli
istisna birazdan göreceğimiz üzere, Kur’an’ı Fransızca’ya çeviren Blachère
ile Irving olmuştur. Ancak bu çevirmenler, bu üslup özelliğini her zaman
görememişlerdir. Örneğin Irving sadece Yusuf suresinin 8-10 ayetlerinde bu
üslup özelliğini görebilmiştir.
[38] M. Hamidullah, örneğin,
Yusuf suresinin yukarıda zikrettiğimiz ayetleri ilgili olarak okura hiçbir
uyarıda bulunmamıştır.
[39] Luigi Bonelli, Il
Corano, Milano, 1972.
[40] Abdel Ghany Melara Navîo,
El Corân, Traduccion Comentada, Granada, 1998; Joaquin
Garcia-Bravo, El Coran, Meksika, 1982.
[41] Anonim, O Alcorao,
tarihsiz.
[42] Anonim, Coranul Cel
Sfant, bu çeviri Romanya Müslüman Öğrencileri Derneği tarafından 1997
yılında yayınlanmıştır.
[43] Komisyon, To
Iero Koranıo, Atina, 1987.
[44] Hadzi Ali Riza Karabeg,
Kur’an Preveo sa arapskog, Mostar, 1937; Besim Korkut, Kur’an s
Prevodom, Sarajevo, 1984.
[45] Ignaz, Krachkovski,
Kor’an, Moskovai 1990; J.C. Çabdukov, Koran, Kahire, 1993.
[46] Yosef Yoel, Rîblîn,
el-Kur’an, Tel-Aviv, 1987.
[47] Anonim, Al
Qur’an dan Terjemahnya, Yogyakarta, 1995; Bacan Mulia,
el-Kur’anu’l-el-Kerim, Djambatan, 1978
[48] Söz konusu üslup özelliği
aşağıdaki ayetlerde de geçmektedir: “20 Tâhâ:57,62-64, 88; 21 el-Enbiyâ: 3;
26 eş-Şuarâ: 34-37; 37 es-Saffât:97; 68 el-Kalem: 21-25. Bu ayetler, bizim
belirleyebildiğimiz ayetlerdir. Gözden kaçırdıklarımızda olabilir.
|
|
Salih
Akdemir, Kur'an Cevirilerinde Dikkate Alinmayan Onemli Uslup Özelligi
Uzerine, Islâmiyât, C.5, S.1, Ocak-Mart 2002, s.143-161. |
|